Serdar Yüksel’in açıklamalarında Rojava sisteminin içten çökmesi konusuyla ilgili görüşleri, bizim de yıllardır üzerinde durduğumuz bir husustur. Kendilerini Türk olarak kabul edenler, Arap olarak kabul edenler ve bölgede yaşayanlar genelde ırkçı bir zihniyete sahiptirler. Bizimkilerin, güçlü bir dayatma yerine bütün güçlerini “halkların kardeşliği” temeli üzerinde geliştirmeye çalışmaları başından beri yanlıştı; yarın da yanlış olacaktır. Bunun tutması da mümkün değildir.
Herkes kendi devletini kurmalı, kendi kendini yönetmeli; ancak ondan sonra devletler arası iş birliği ve dayanışma sağlanabilir. Avrupa Birliği’nden bile daha ileri düzeyde bir iş birliği ve dayanışma modeli, halklar arası ilişkileri geliştirebilir. Ancak “Ben Kurdum, bana ‘Türk olmayı kabul et; çünkü bu halkların kardeşliğinin gereğidir’” yaklaşımının tutmayacağı başından beri belliydi. Bu yönüyle söz konusu parlamenter haklı ifadelerde bulunmuştur.
Ancak Rojava’nın, Şam’ı yöneten IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi İslamcı fundamentalist terör örgütlerinin egemenliği altına girmesi, onlarla entegre olması olmayacak bir iştir. Olmayacak bir duanın peşinden koşmanın da bir anlamı yoktur. “Halkların kardeşliği” hikâyesinin tutmayacağı artık herkesçe kabul edilmişken, Kurd soydaşlarımızdan oluşan Kurd ordusunun gidip IŞİD terör örgütünün egemenliğine girmesini kabul etmek mümkün değildir; bunun tutması da mantık dışıdır.
Bir kez, milletimizi temsil eden, yüksek disiplinli ve eğitimli ordu bireylerinin neredeyse yarısını kadın soydaşlarımız oluşturmaktadır. Şam’daki terör yöneticileri olan IŞİD’lilerin kadın savaşçılara ilişkin görüşleri ise açıktır: Kadınları köle gibi görürler, eşit kabul etmezler, hatta insan olarak bile görmezler. Kendileri insanlıktan çıkmış, hayvanlaşmış bir zihniyete sahip oldukları için kadınları da bu çerçevede değerlendiren bir anlayış içindedirler. Böyle bir ortamda bizim bu asil ve cengâver kadınlarımızın bu pislik sürüsüyle nasıl entegre olacağı sorusu açıkça ortadadır. Bunu dile getirenlerin biraz daha mantıklı yaklaşmaları gerekir.
Türkiye’de bile son dönemlerde kadın askerî görevliler bulunmaktadır; ancak İslamcı fundamentalist terör örgütleri içinde böyle bir durumun olamayacağını hepimiz biliyoruz. Bu nedenle dayatmaya girmenin de bir anlamı yoktur. Kurd milleti kendi kendini yönetmelidir.
Avusturyalı değerli insan Günther Fehlinger’in de izah ettiği gibi; şimdilik Kurd güvenlik güçleri ile Şam’daki teröristler arasında bir tampon bölge oluşturulması ve nihai çözümün müzakereler yoluyla sağlanmaya çalışılması iyi bir başlangıç olabilir. Bu tampon bölgede gözlemci güçlerin bulunması mümkündür; Birleşmiş Milletler bünyesinde olabilir, Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde olabilir ya da Avrupa Birliği ülkeleri ile ABD’nin müşterek askerî güçlerinden oluşabilir. Buna mutlaka bir çözüm yolu bulunabilir.
Ancak “Herkes entegre olsun”, “Rojava diye bir şey yoktur”, “Kurdlerin bölgesi olmayacaktır”, “Özerklik olmayacaktır” gibi dayatmalar etki–tepki sürecini derinleştirir ve Türkiye’yi de içine alan kapsamlı bir savaşın kızışmasına yol açar. Birileri “biz güçlüyüz” diyebilir; ancak çoktan çok, azdan az gider. Bizim arzumuz bunun olmamasıdır. Bunun görülmemesi için de bir tampon bölgenin oluşturulması ve anlaşılabilecek bir yol için diyalogların sürdürülmesi, şu aşamada en doğru başlangıçtır.
Kıbrıs’ta benzer bir durum oluşmuştur; dünyanın başka yerlerinde de bu tür örnekler vardır. Rojava Kurd güçleri ile Suriye’de Şam’ı işgal eden terörist güçler arasında neden olmasın? İyi niyet olduktan sonra, iyi niyetle iyi bir çözüme ulaşacak yol da bulunur. Elbette insanlıktan çıkmış, hayvanlaşmış bir zihniyete sahip kişilerden bu iyi niyeti beklemek fazla iyimserlik olabilir; ancak doğru olanın, hak yolunun en uygun çözüm olacağı gerçeğinin bilinmesi gerekir.